Cumartesi, Ekim 28, 2006

Haluk Nurbaki | Hz. Bahaeddin Nakşibend

— Sevgili Hocam, Muhammed Bahaeddin Nakşibend Hazretlerini (K.S.) bize tanıtırmısınız?

— Bu yüce sultanımızın tarîkinin memleketimizde olsun, memleketimizin dışında olsun pek çok mensubu vardır. Yani Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin Ahlâk-ı Muhammedî'ye getirdiği yorumdan yararlanarak mânevî eğitim yapan, tasavvuf terbiyesine giren milyonlarca insan vardır.

Sultanın çok önemli bir özelliği de doğumu ve âlem-i Cemâle teşrifi itibariyle tamamen Türkistan'da bulunmuş olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği özel bir hikmet hep aynı anda, on üçüncü asırda patlamışlar. Hepsi de aşağı yukarı yaşıt sayılırlar, asırdaş sayılırlar. Bahaeddin Nakşibend Hazretleri (K.S.) gerek düşünce âlemindeki hikmetli sözleri, gerek şiirleri, gerekse bugünkü tâbirle felsefe dediğimiz düşünce yapısı itibariyle fevkalade yüce bir zattır ve onun müntesibi olan pek çok velî yetişmiştir. Yani Bahaeddin Nakşibend Hazretlerine intisab ederek onun kanalında, onun tarîkinin mümessilliğini yapan binlerce velî vardır. Bu bakımdan da çok önemlidir.

— Hocam Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin Ahlâk-ı Muhammedîye getirdiği yorum ve sırrındaki incelikler nelerdir? Ahlâk-ı Muhammedî konusu sizin anlatımlarınızla bambaşka bir yer buluyor. Bu noktayı rica ediyorum.

— Efendim biliyorsunuz Ahlâk-ı Muhammedî, hayatı Kur'an biçimi olarak yaşayabilme kaabiliyeti demektir ki, bu sırrı yanlız Efendimiz ikmâl edebilmiştir. Diğer mü'minler ancak ona yaklaşabilmişlerdir.

Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin en büyük husûsiyeti ibâdetlere getirdiği yorumdur. İslâm ibâdetleri çok standart, belli gibi görünür. Mesela kaç rekât namaz kılınacağı, namazda ne okunacağı rükûlar, secdeler, orucun şekli gibi ibâdete ilişkin konularda herkes belli bir standarda kavuştuk, bu işi biliyoruz zanneder, hâlbuki en çok ihmal ettiğimiz, en bilmediğimiz konular ibadetlerdir.

Mesela, namazın sonsuz güzelliğini, üstünlüğünü, Hacc'ın çeşitli sırlarını, infâkın, sadaka'nın hikmetlerini anlayabilmek, anlatabilmek ayrı bir sanattır. Ahlâk-ı Muhammedi'nin ayrı bir yorumudur.

İBADETLERİN MÂNÂSI

Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin temel sırrı, ibâdetlerin mânâsını anlatmasıdır. Gerek zikirler, gerekse çeşitli eğitim yolları, coşkular, sabırlar, sükûnet, suhûlet, insanlık sevgisi gibi hasletlerin hepsi Ahlâk-ı Muhammedî'den gelen ve bunları bir dantel gergefinde işleyen büyük velîlerin eserleridir.

Bahaeddin Nakşibend Hazretleri de ibâdetleri zarif bir tasavvuf ve mânâ metodu içinde anlatmıştır. Bu fevkalâde önemlidir. Çünkü ibâdetlere karşı sadâkat, ibâdetlere karşı devamlılık hikmeti olmadıkça Ahlâk-ı Muhammedi'de temsil kaabiliyeti bulmak güçtür. Ama ibâdetler bir angarya manzarasına çevrilmek istenirse de değeri sıfır olur. İşte ibâdetleri bir angarya olmaktan çıkartıp bir zikir haline getiren, bir mânâ zevki veren Bahaeddin Nakşibend Hazretleridir. Bu nedenle Nakşibendî târikatında ibâdetler, diğer tarikatlara nazaran daha disiplinli ve kararlıdır. Bunun hikmeti de Cenâb-ı Hakk'ın, Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinden ibâdetleri mânâ potasından sunmasını istemesidir. Yani bu bir tarz onun görevidir, mânevî vazifesidir.

Nakşibend Hazretleri ibadetlerin iç dünyasındaki zenginliği, incelikleri meydana çıkarmış ve gönül birliği dediğimiz bir cemaat zihniyeti sistemi geliştirmiştir. Biliyorsunuz insanların kendi başına yaptıkları ibâdetler, kendi başına okudukları duâlar, dergâhlardaki ortak zikirler dışında münferit kalmıştır. Herkes bir camiye gider, bir imamın arkasında namaz kılar ve o namaz da şüphesiz ki makbuldur.

Ama o namazın zerafetinde Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin getirdiği bir hâdise vardır. Zikirleri ile olsun, dostluklarıyla olsun, ibâdete karşı duydukları çok ince hassasiyetle olsun aynı duyguları paylaşan insanlara ortak niyaz öğretmiştir. Yani bir çok mü'minin, gönüldaşın bir araya gelerek Fahr-i Kâinat Efendimize ortak yalvarışları, kısmen zikir, kısmen selavât-ı şerife olarak bütünleşmesi ve bu bütünlüğü âlem-i İslâm'a mâl etmeleri fevkalade önemli bir ibâdet şeklidir. Aslında ibadetin sırrı bu olmasına rağmen insanlar bunu bilfiil yaşatmakta aksaklık, eksiklik göstermişlerdir.

Bahaeddin Nakşibend Hazretleri Ahlâk-ı Muhammedî'de mevcut bu sırrı perçinleştirmiş ve tarîkatı içerisinde kurallaştırmıştır. Yani bir mü'minin diğer mü'minler için hayırlı bir şey istemesi Efendimizin emri olduğu, geri çevrilemez dualar içerisinde olduğu hâlde buna riayet zayıf olmuştur. Bahaeddin Nakşibend Hazretleri kendi eğittiği binlerce, milyonlarca insana bir arada Fahr-i Kâinat Efendimize yalvarmak tarzını öğretmiştir. Ve buradaki bir incelik de ibadetin sırrı ile Rıza-yı Hakk'a ulaşma hikmetini bilmesidir.

İnsanlar bir takım yücelme arzusunu, en azından nefslerinin tazyikinden kurtulma arzusu içerisindedirler. Fakat bunda genellikle muvaffak olamazlar. Nefslerini bir parça terbiye ettiklerini zannederken nefs taşının kafalarına düştüğünü ve büsbütün ezildiklerini hissederler. Ama Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin gerek hatme-i hâceganlar, gerekse eğitim tarzında ibâdete verdiği o zarif anlayış ve kavram farkları insanları ibâdet yoluyla yavaş yavaş hassaslaştırıp, gönül sofrasına doğru çekme fırsatı bulmuştur.

Nakşîliğin en büyük özelliği ibâdetleri kalıpsallıktan çıkarıp, gönülleştirmesidir. Yani ibâdetlerin mânâ değerini üzerinden bir an eksik etmeyen bir kavramı âlem-i İslâm'a sıkı bir şekilde getirmiş, anlatmış, perçinlemiştir. Bizim lisan ile düşündüğümüz, aklımızdan geçen fakat yarım dudak ile yaptığımız duâları bile bir disiplinle, ibâdet sırrı içerisinde Allah'a yaklaşmak, Fahr-i Kâinat'ın muhabbetine ulaşmak kapılarını açmıştır.

— Sevgili Hocam Nakşibend Hazretlerinin ibadetlerin tarzına ait uygulama incelikleri nelerdir?

— Muhittin Arâbi Hazretleri "Bir mü'min îmânı sâyesinde mutlaka bir feraset sırrına sahiptir" der. Feraset sırrından kasıt şudur. Fizik olarak kulağı ile duyarak, gözü ile bir takım kaba çizgilerle görerek ulaşamadığı duygusal yakınlığa, duygusal yücelmeye varmak dernektir. Bir mü'minin mutlaka ferâset kaabiliyetinin olması gerekir. Ferâset kaabiliyetini Muhittin Arâbi Hazretleri öylesine ileri derecede savunuyor ki: "Bir mü'min eğer cemaatle kıldığı namazda imamın içinden okuduğu âyetleri safların en arkasında bulunsa dahi, duymuyor, farketmiyorsa onda bir zayıflık var demektir, çünkü mü'min fâristir" diyor.

Bu ilkeden yola çıktığımız zaman bir mü'minin ibâdetleriyle ferâsetini kazanması gerekir. İşte Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin bize öğrettiği en büyük hâdiselerden bir tanesi budur. Mü'minin ibâdetlerini o denli içten, o denli sevdalı yapmış olması lâzımdır ki, ferâsetini kazansın, o takdirde ibâdetlerinin semeresini alır. Yani ibâdet Allah'a karşı bir kulluk görevi, kendini yücelte, yücelte Cenâb-ı Hakk'a yaklaşım tarzıdır, bir askerlik tâlimi değildir. İbâdetlerin asıl amacı da budur.

Fatiha'nın sırrı içerisinde insanoğlu Sırat-i Müstakim’i bulabilmek için günde 40 defa Fatiha okuyarak her gün yeni bir merhaleyi zorlayarak ve her gün bir adım daha atarak bir yerde Sırat-i Müstakîm’e, yani Allah yoluna çıkmak imkânını bulacaktır. Bu ise ibâdetlerden geçen bir hikmettir.

Bahaeddin Nakşibend Hazretleri Ahlâk-ı Muhammedi'deki bu ibâdetler cihetine fevkalâde önem vermiş ve ibâdetlerin soluk, zevksiz ve isteksiz bir şekilde yapılmasını âdeta men etmiştir. Tam aksine zevkle, gönül şevkiyle, aşkla ve sadakatle yapılması ilkesini getirmiştir.

Konuşulurken ibâdete çok güçlü önem veren yapıdaki insanların genellikle Nakşî tarîkatına girdiği görülür. Bu ayrı bir hikmettir. Mesela müzik ilgileri fazla olanlar Mevlevî tarîkatına meyl ediyorlar. İbadet tarzında da Nakşî tarîkatında aradığını bulmak demek ki o yapıdaki, o karakterdeki insanlara daha kolay geliyor. Çünkü Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin ibâdetlere karşı en ufak bir müsâmahası yoktur. Müsâmahası yoktur derken diğer tarîkatların var da onun yok anlamında söylemek istemiyorum. Daha disiplinlidir demek istiyorum.

Nakşibend Hazretlerinin ibâdetlere getirdiği bu iç düzen bir anlamda nefs terbiyesinin çok önemli bir faktörü sayılmaktadır. Çünkü nefsi terbiye ederim diye bazı insanlar çıkıpta kendi kendilerine baskı yapmaları yahut da bir takım motifleri bilip bilmeden uygulamaları nefs terbiyesinde hiç bir rol oynamaz. Ama ibâdetleri samimi olarak yaparsak nefs terbiyesinde çok büyük bir merhale kaydederiz. Nefsin terbiye edilmesinde en büyük faktörlerden biri olan Allah'a kulluk etmek faktörü namazdan geçer.

İnsan namazda günde 40 defa Fatiha okuduğu için Allah'a "Yanlız sana kulluk ederim" diye söz verir. Bu ise nefs terbiyesinin en büyük koşullarından birisidir. Nakşibend Hazretleri insanın nefsinin incelmesi, zayıflaması, rûhun gelişmesi, genişlemesi için bir numaralı hedef olarak ibâdetleri göstermiştir. İbâdetlerin bitiminden sonra gösterdiği zikirler, hatme-i haceganlar arınmaya yüz tutmuş, her geçen gün biraz daha arınmış nefsleri belli çizgilerde, mânâ iklimlerinde ve tasavvufta ilerletmek için ek sünnetlerdir. Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin ibâdetlere karşı gösterdiği bu sıcaklık, bu güzellik bir anlamda ibâdetlerin zaman içerisinde eskimesini, gelişigüzel yapılmasını engellemiştir.

Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin en büyük hizmetlerinden bir tanesi de gerek bizim yöremizde olsun, gerek Türkistan'da, gerek Arabistan'da olsun ibâdetlere karşı bağlılığı ve bu bağlılıktaki sıcaklığı zaman dilimleri içerisinde korumasıdır. Çünkü insanoğlu ibâdetleri ayrı bir şey, tasavvufu, mânâ ilimlerini ayrı bir şey gibi kabul eder. Bunun böyle olmaması ibâdetleri bir anlamda gönül zevkiyle birleştirebilmek, ibâdetleri bir anlamda nefs terbiyesinde kamçı olarak kullanmak sırrını getirmiştir. Bu fevkalâde müthiş bir hâdisedir.

Dikkat ederseniz bizim memleketimiz, bizim milletimiz 1400 senedir İslâmiyetin güzel yüzünü çok iyi yaşatmıştır. Bu yaşatmasının sırrı içerisinde Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin Orta Asya'dan, Özbekistan'dan beri gelen o büyük ibâdet hazzını kitlelere yaygınlaştırmasının büyük önemi vardır. İbâdetten sarf-ı nazar ederek kendi kendimi eğiteceğim diye yola çıkmak nefse kendini teslim etmek, nefsin esiri olmaktan başka bir şey değildir.

İbâdetler nefsi insan türünün içerisinde en alt tabakaya iter. Birinci tabaka Cenâb-ı Hakk'ın varlığı, ikincisi O'na karşı yapılan ibâdetler günlük hâdisatın merkezidir. Bunun dışında olan her şey sonradan gelir. Nakşibend Hazretleri bu sırrı çok iyi işlemiştir. Ve bu sayede de günümüzde ibâdetlere sımsıkı sarılan yepyeni bir nesli gözlerimizle seyrediyoruz.

— Sevgili hocam gönlün zenginleşmesini nefs terbiyesinde kullanma tarzı nasıl bir hikmete dayanıyor?

— Bu konuyu bilhassa ibâdet açısından ele aldığımız takdirde çok ilginç hâdiseler çıkacaktır. Çünkü Bahaeddin Nakşibend Hazretleri nefsin çok güzel tanımlarını yapmıştır. Meselâ bir nefs mücâdelesi yaparken nefs vasıtasıyla yapıyoruz. Yani düşününüz ki, bir düşmanla savaş yapıyor. Bu savaşı kendi elemanlarıyla, kendi kurmaylarıyla yapıyor. Yani kurmayı nefstir. Kurmayı nefs olduğuna göre senden evvel nefs ile nasıl savaşacağını karşı tarafa intikal ettiriyor demektir.

Bunları bize anlatan Bahaeddin Nakşibend Hazretleridir. Binaenaleyh fevkalade hassas bir tarzda bu savaşı yürütmemiz lâzım geldiğini bunun en iyi çârelerinden bir tanesinin ibâdet olduğunu buyuruyor.

İşte nefs ile mücâdele ederken kuru kuruya ben nefs ile mücâdele ediyorum diye ortaya çıkarsanız, bütün taarruz planlarını nefs götürüp karşı tarafa teslim eder. Bu da sizin mağlubiyetiniz demektir. Eğer ibâdet bağlantılarında çok sıkı kuvvetli bir bağ olursa, nefsin karşı tarafa o raporu götürmek için izinli çıkması mümkün olmaz. Bu çok ince bir hikmettir. Yani nefs, şeytana ve nefsler birliğine sizden rapor götürecek vakit bulamaz.

Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin ibâdete verdiği önem bir anlamda onun metodudur. Bu metod sayesinde evvela nefslerin buruşturulması, iplerinin aşağıya çekilmesi ondan sonra da gönül ceryanının yükseltilmesi gelir. Nitekim Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin zikirlerini hafif, içten, gizli yapmasının hikmeti budur.

Yani Bahaeddin Nakşibend Hazretleri ibâdetin sırrı içerisinde nefsi dizginledikten sonra gönül düğmesini açarak, onu hafif bir müzik gibi bize dinletir.

Ondan dolayıdır ki, Nakşîlikte zikir içte, ancak kendisi duyabileceği kadar bir seda ile mümkündür. Bu zikir gönlün nefs baskısından kurtulup, yavaş yavaş heyecanı bize verdiğini gösterir.

Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin metodu nefsi ibâdetle sımsıkı bağlamak, ondan sonra gönlü ortaya çıkarmaktır. Nefsi bağlamadan gönlü ortaya çıkarırsanız gönle Şeytan dahi musallat olur. Hz. Yusuf’un kuyuya atılma hikâyeleri devam eder. Nakşibend Hazretleri nefsi ibâdetle sımsıkı bağlar.

İbâdetten neyi kastettiğimi biraz açmak isterim. İbâdet deyince namaz ve infâkı temel sayarız. Ancak, haramdan sakınmak, işinde dürüst çalışmak da bir ibâdettir. Bir mü'min mükellefiyet kazandıktan, âkîl bâliğ olduktan sonra Cenâb-ı Hakk’a karşı her an me'suldur ve yaptığı her hareket ibâdet ciddiyeti içinde olmalıdır. Allah yolunda olan kavgalar, kutsal kavgalar dışında nefse ait abartılı kavgalar, münakaşalar, çatırtılar, dedikodular, birbirini kıskanmalar, birbirine düşmanlıklar bunların hepsi nefs plânından gelir.

Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin temel ilkesi "yaptığın her işi Allah için yapacaksın” dır. Nakşî tarîkatında nefsler yanında yaşamak, nefslerle birlikte ibâdetleri yürütmek perdelenmiştir. Nakşibend Hazretleri bunu kabul etmiyor. Namazınızı kılıyorsanız, nefsiniz bağlı olarak kılacaksınız diyor. Yoksa hâşâ vahşî bir hayvan gibi namaz sırasında sağdan soldan tepen bir nefsin mevcudiyeti sizi bir yere götürmez.

Nakşibend Hazretleri bu motifi işlemek için elbette ibâdetlerinizi doğru yapın demekten ibâret kalmamış. Metodlarını da geliştirmiş. O hatme-i hâcegan dediğimiz gönül bağları ile birçok mü'mini birbirine bağlamış. Bir çok mü'min birbirine bağlandığı için, hep beraber Fahr-i Kâinat Efendimize selavât-ı şerîfe okuduğu için, Allah'ı zikrettikleri için nefsler birliğinin, yani karşı cephenin bizi tahrip etmesini engellemiştir.

Bu bakımdan ibâdetleri ön plâna alarak gönlü yaşar hâle getirmek Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin hem san'atı hem de metodunun temelidir. Nakşibend Hazretleri diyor ki, siz nefsinizi ibâdetlerin sıcaklığında cüceleştirmezseniz, silikleştirmezseniz siz orada gönül zevkini alamazsınız. O size gönül heyecanı varmış gibi görünen şeyler nefsin sizi aldatışıdır.

Bir insanın iç dünyasından gelen bir düşünce, bir arzu acaba gönülden mi, nefsten mi diye her an sorması gerekir. Onun için Bahaeddin Nakşibend Hazretleri ibâdetlerinize çok sıkı sağlam ve ciddî olun derken bunu söylemek istiyor.

Çünkü içinizden gelen duyguları, düşünceleri siz gönlünüzden geliyor gibi düşünürsünüz. Halbuki gönlünüzden gelip gelmediğini henüz ölçemiyorsunuz. Nefs sizi bir namazın tehîrinden tutun da, çeşitli vesilelerle haram işlemeye, faiz için te'viller bulmaya kadar götürebilir ve bunu da gönülden geldi diye gösterebilir. Bunun için Nakşibend Hazretleri "Bir duygunun nefsten mi veya gönüldenmi geldiğini anlamanın en sağlam sırrı; gönül cesurdur; nefs korkak ve miskindir. Eğer bir duygu size ısrarla gelmiş ise özellikle dinleyin. Eğer 3 defa üst üste gelmiş ise gönüldendir. Çünkü nefs bir duygusunu üst üste 3 defa tekrar edemeyecek kadar zebûn ve korkaktır." Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin bu hikmetli tanıtımındaki amacı, nefsle olan irtibata dikkat etmemiz lâzım geldiğidir. Yani siz ibâdet zinciriyle nefsinizi dizginlemediyseniz o sizi her an her türlü yoldan aldatabilir, anlamınadır reçetesi.. Bu bakımdan da Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin özellikle nefs terbiyesi yolunda hazırladığı önemli ilkeleri vazifeliden vazifeliye nakledilirken hep aynı prestij içerisinde nakledilir.

Nakşîlerin bir özelliği de kollarının çok olmasıdır. Yani branşları çoktur. Her ne kadar ciddî bir fark yoksa da farklı temsilciler gelmiştir. Çeşitli yörelerde çeşitli kültür şartları içerisinde pek çok Nakşî şeyhi, velîsi, temsilcileri gelmiştir. Bunların hepsindeki ortak nokta, nefsi devamlı surette eğitim altında tutmalarıdır. Kendi metodları sayesinde yüceldikten sonra nefslerin şeritler içerisinden geçen bütün parazitleri ve dalgaları alırlar. Siz ciddî bir Nakşî şeyhinin karşısına oturduğunuz zaman gönlünüzdeki bütün parazitleri ortaya döker. Bu da Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin çok özel metodları sayesindedir.

Yakın zamanda mesela doğuda yaşayan pek çok Nakşî kolları vardır. Bunlardan bir tanesi SAMİNİ koludur. Oldukça geniş müntesipleri bulunan bir koldur. Bir taraftan Kuzey Arabistan'a, Suriye ve Irak'a kadar genişleyen, bir taraftan da bizim Doğu Anadolu'da kalan pek çok şeyhleri, mürşitleri ve müritleri vardır.

Bunların kendi âlemleri içerisinde çok güzel esprilerle nefsin çirkinliği, gönlün ve rûhun güzelliği o kadar güzel anlatılmıştır ki, onların içerisinde bir sohbette her hangi bir tanesi bir öyküyü veya bir olayı anlattığı zaman bunun nefse mi, gönle mi ait olduğunu derhal söylemeniz mümkündür.

Ayrıca Nakşî eğitiminde vazifeliler Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin himmetli sırrı ile eğitime aldıkları nefslerin, gönüllerinden bir pencere açmak için zorladıkları hâdiselerle o nefsin boğazını boğarlar. Aslında İslâm dininde kerâmet ve zuhûrat dediğimiz yani olağanüstü hâl meydana getirmek pek makbul sayılmaz. Sebebi de olağanüstü hâl bir nevi karşıdaki insanı zorlamadır. Hâlbuki onu zorlamadan gönülden istekle îmâna getirmek lazım, Allah yoluna getirmek lâzım.

Ancak bir nefs îmân ettikten sonra hele hele bir tasavvuf eğitimine girdikten sonra bir şaşkınlığa uğrayıpta şeytana teslim olma tehlikesi baş gösterdiği zaman Şeyh ona bir zuhûrat, kerâmet, dediğimiz olağanüstü bir hâl gösterir. Ve bizim bir çok veliden dinlediğimiz bu kerâmet ve zuhûrat hâdiseleri sırf bu kadar emek verilen bir müridin kaybedilme¬mesi için geçici bir müdahaledir.

100 sene evveline ait bir Nakşî öyküsü şöyledir: Bir şeyhin mürîdi gayet iyi bir talebe imiş. Bir yerden bir yere giderken daima şeyhine sığınırmış. Bir gün dağdan giderken jandarmalar onu kaçakçı sanmışlar ve ateş etmeye başlamışlar. 4, 5 yerinden vurulmuş. O anda "ben şeyhime sığınırım da nasıl böyle bir hâdise başıma gelir? Demek ki şeyhlik, müritlik boşmuş, kurşun gelirse öldürürmüş" diye gönlünden geçirmiş. Sürüne sürüne köyüne varmış ve Şeyhinin huzûruna geldiği zaman şeyhi elini elbisesinin üstünden koynuna doğru uzatmış ve 1, 2, 3, 4, 5 tane mermiyi çıkartıp masanın üstüne koymuş ve "Biz koruruz dediysek koruruz sen niye gönlünü bozup da îmânını zaafa uğrattım" demiş.

Şeyhin mermiyi çıkartması bir zuhûrattır. Çünkü bunu yapmasa mürîdinin îmânı tehlikeye girecekti. İşte buna benzer bir takım zuhûratlar meydana gelmiştir. Ama bir şeyi unutmamak lazım gelir ki Bahaeddin Nakşibend Hazretleri fevkalade yalın, fevkalade ciddî, bu tarz görüntülerden her zaman kaçan bir zattı. Onun için Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin tarîkatına intisab eden bir adamın, gürültülü olması kaba olması, kırıcı ve sabırsız olması düşünülemez.

Benim üzerinde en çok durduğum, özellikle ülkemizde pek çok Nakşî eğitimi gören veya eksik, fazla bu tarzda bağlantıları olan kimselerin bu ahlâkı yürütememelerinden çok müteessirim. Nakşibend Hazretleri hiç kimseyi darda bırakmayan bir halet-i ruhiyeye sahipti. Ve öyleydi ki, hiç kimse onun huzûruna gidip de bir duâ başlangıcı beklemezdi. Çünkü onun huzuruna gittiği zaman problemleri kalkardı. Bu bir yandan nezaketti, bir taraftan da gönlündeki hastalığın, içtenliğin tezahürü idi.

Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin bu tarz hususiyetlerinden önemli bir tanesi de asırlar sonrasına çok hâkim olmasıdır. Büyük tarîkatların kurucularının hepsinde böyle bir husûsiyet vardır. Kendilerinden sonra kıyâmete kadar kendilerinin yolunda gitmek isteyen bütün insanlara yardımcı olmak isterler.

Bu yardımcı olmak isteyişleri her çağda mutasarrıf olmalarını gerektirir. Mutasarrıf olmalarındaki kasıt şudur: Yani maddesel olarak hayatınıza müdahale edebilirler, sıkıntılarınızı en hafife indirebilirler. Tabiî ki duâlarıyla ve Cenâb-ı Hakk'ın katındaki nazlarıyla. Onun için gerçekten Nakşiliğin bu nazik havasını kaba bir takım karşılıklı rakip kamplara bölünmüş gruplar içinde görmek insanı müteessir ediyor.

Bahaeddin Nakşibend Hazretleri birbirinden zarif, birbirinden ince hikmetler içerisinde nefs terbiyesinin bütün özelliklerini maddeleştirmiştir. Eğittiği bir çok velînin yanında Türk-İslâm Cemaatlerinin de gelip Anadolu'ya yerleşmelerinde fevkalade önemli role sahip pek çok zat yetiştirmiştir. Bu zatların her birisi zaman sistemi içerisinde bilhassa gelip Osmanlı'ya yerleşmişlerdir.

Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin himmeti üzerimize olsun. Hikmetli sırlarının en önemli özelliklerinden bir tanesi kıyâmete yakın bir zamandaki en son bir müridinin dahi mutlaka nefsinin terbiyesi ile yakından ilgilenmesidir.

Yanlız biz nefs terbiyesiyle yakından ilgilenilsin dediğimiz zaman, tıpkı bir hastanın hekime tedavi olmasındaki gibi riskleri göze almamız gerekir. Yani apandisit'i varsa ameliyat olacaktır, ayağı kırıksa alçıya alınacaktır. Tedavi için nasıl bunlar şartsa, Nakşibend Hazretleri de kendi müritlerinden herhangi birisinin nefsinin terbiyesine yardımcı olurken bir takım acı ilaçlar verebilir.

Onları bir tarîkat güzelliğinin içinde sabırla, zevkle seyredebildiğimiz takdirde Nakşibend Hazretlerini memnun etmiş oluruz. Onun sırrından, hikmetinden ciddî olarak yakın bir gönül rüzgârı kapmış oluruz.

— Sevgili hocam, Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin İslâmiyeti yorum tarzında ibadetlere ağırlık verdiğini daha önce vurgulamıştınız. Bu defa nefs terbiyesi konusunda ağır olan metodlarını lütfedermisiniz?

— Efendim Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin ibâdetleri çok derinlemesine kurduğu tasavvuf metoduna getirmesinin hikmetlerinden biri şudur: Nefs, ibâdetten yüksünür ve bu gibi sonuçlar doğurur. Bu yüzden Nakşibend Hazretleri kurduğu o büyük tarîkat camiası içinde ibâdetlere verdiği önemle bir anlamda nefslerin terbiye standardında ibâdetleri bir unsur olarak kullanmıştır. Ama daha önemlisi Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin nefs terbiyesi konusundaki engin bilgisi, engin uygulamasıdır.

Nefsle ilgili içinden çıkılmaz birçok problemi Bahaeddin Nakşibend Hazretleri güzel tanımlarla, güzel benzetmelerle açıklamış ve bu sayede tasavvuf âleminde nefsin yeri daha iyi anlaşılır olmuştur.

Çünkü insanlar genellikle nefsi, şiddetli bir arzu, hırstan ibâret sanır. Eğer kendinde hırs biraz zayıfsa, benim nefsim iyi, zararsızdır diye telâkki edebilir. Yahut kendisini yemenin, içmenin, şehvetin fazlalıklarından çekebilirse nefsimi yendim sayabilir.

Hâlbuki Bahaeddin Nakşibend Hazretleri nefsin bütün detaylarını çok enfes bir şekilde açıklayarak, bilhassa gözden kaçırılan meskenet (tembellik, miskinlik) gibi göze batmayan ama aslında çok tehlikeli olan yanlarını çok güzel ifadelendirerek bizlere öğretmiştir. Nefsin nerede İslâm’a yakışır, imana yakışır bir tepki göstermesi gerektiğini de çok muazzam bir şekilde açıklamıştır.

Ahlâk-ı Muhammedi'nin en önemli yanı hem çok merhametli, hem çok cesur olmak gibi birbirine zıt görünen iki unsuru birarada yaşayabilmektir. Yani Cenâb-ı Hakk'ın âyet-i kerîmede anlattığı gibi (bizim milletimizi tanımlarken) savaşta çok cesur, savaştan sonra çok merhametli olmak, ayrıca genel anlamda da İslâm ahlâkının çok büyük bir unsurudur.

Bu bakımdan nefsler eğitilirken devamlı kabadayı, cesur görünümleriyle hırçınlıktan men edilmeli, buna karşılık da devamlı yumuşak, mülayim yönüyle bir takım gerçekleri yaşatmaktan alıkoymamalıdır. Çünkü nefs için en büyük oyunlardan biri budur. Kendi yuvasında olsun, toplumda olsun gördüğü bir takım eksiklikleri, İslâmiyet’e ve Allah dâvâsına ters düşen hâdiseleri güya yumuşaklıkla, hoşgörüyle affediyormuş gibi bir zırha bürünür ki bu çok tehlikeli bir zırhtır. Veya yine zenginlere, kudretlilere karşı merhametli davranmak, buna karşılık fakirlere, kimsesizlere daha sert, daha umursamaz olmak gibi bir takım çirkin yanları vardır ki, bunların hepsini Bahaeddin Nakşibend Hazretleri eleştirip ortaya koymuştur. Bunları talebelerine çok güzel anlatmıştır.

Efendim, Nakşîlik eğitimindeki en büyük husus zikrin sessiz yapılmasıdır. Bahaeddin Nakşibend Hazretleri zikrin sessiz yapılmasındaki tercihini ise nefsi karşısına alıp, devamlı ona hitap etmek şeklinde yorumlar. Bu sessiz zikirde çok olağan olan zikir kelime-i tevhid yani "LÂ İLÂHE İLLÂLLAH" tır. Nakşîlikte bu "LÂ İLÂHE İLLALLAH" zikri, yapılırken iç dünyasında sedaya getirmeden, yanlız ağzında telaffuz ederken "LÂ İLÂHE İLLALLAH" derken vücut ikliminde bir çizgi çizer. Bu çizgi "LÂ" kelimesiyle nefsinin yokluğunu ifade etmesidir. "LÂ" derken içinden söylediği bu lafı bütün vücudunu ima ederek "SEN YOKSUN EY NEFS" diye telkinini yapar. "İLLALLAH" derken büyük bir sıcaklıkla gönlüne doğru yanlız Allah'ın varlığını intikal ettirir. Bu zikirle yani kelime-i tevhidle hem nefsin reddi, hem Allah'ın gönle yerleştirilmesi vardır. Bu çok âhenkli ve sessiz yapılan bir zikirdir.

Yine Nakşîlik zikrinde "RAHMAN" zikri yaygındır. Biliyorsunuz "RAHMAN" zikri Cenâb-ı Hakk'ın esmâsının ilk büyük esmâsı diye sayılır. Bu büyük esmâsının sırrı içerisinde bütün beşeriyet için onun merhametine, sevgisine talep vardır. "Rahman" dediğimiz zaman Cenâb-ı Hak'kın zaten mevcut olan kudreti ve sevgisi intişar eder. Bunun için herhangi bir potansiyele ihtiyaç yoktur. Yani yeni bir girişime gerek yoktur. Peki, zikir içinde neden “RAHMAN" zikrediliyor dersek; "Rahman" zikrinin bütün insanlığa ve bütün varlıklara Cenâb-ı Hakk'ın verdiği bu büyük kudreti tekrar etmek, bir nevî hamd etmek anlamınadır. Yani "SEN NE MÜTHİŞ KUDRETSİN, NE KADAR KUVVETLİSİN, NE KADAR SEVECENSİN" denir. Bunu tekrar ederek Cenâb-ı Hakk'ın bütün evrenlere, bütün varlıklara verdiği bu müthiş ceryanı anma, bir nevî O'na hamd etmektir.

Bu zikirle beraber bir başka zikir de yine bu mahiyettedir. Mesela, besmele zikri vardır. "BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM” diye müteaddit sayıya bağlı olarak veya olmayarak besmele zikri vardır. Bu da bütün âlemler için yapılan bir zikirdir. Yani Cenâb-ı Hak'kın "Rahman" ve "Rahim" isimleriyle onun ismini anarak bütün varlıklara bir nevî İlâhî ceryanın güzelliğini, bir kulun hamd ile tekrarıdır..

Bu aslında çok ince bir hikmet taşır. Gerek kelime-i tevhidde, gerek "Rahman" zikrinde ve gerekse besmele zikrindeki hususiyetler halife sırrı içerisinde yapılmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın tâyin ettiği yeryüzündeki halîfe olma sırrı, ,yanlız kendi karnını doyurmak için buğday ekmek değildir. Bütün mahlûkatın muhtaç olduğu İlâhî enerjiyi, bir anlamda zikrederek Cenâb-ı Hak'tan getirmek mahlûklar açısından fevkalâde önemli bir şeydir. Bu zikirlerin pek çoğu içerisinde evliyaullâhın buyurduğu o zikirler sayesinde, evrendeki ister galaksilerin içinde olsun, ister dünyanın içinde olsun, ister melekler âleminde olsun pek çok hâdiselerin daha güzel geçmesi, daha güzel yaşanması söz konusudur.

Ancak bu zikir konusunda çok önemli bir atıf yapmak istiyorum. Zikir hususunda tasavvuf ehliyle, tasavvufa sıcak bakmayan bazı din adamları arasında tartışmalar vardır. Yüce kitabımızın zikri emreden âyetine rağmen, bu tartışmaların çıkış noktası bazı din adamlarının "Zikir namazın içerisinde vardır. Çünkü namazın zikir olduğuna dair hadis-i şerif vardır, hatta âyet vardır. Binaenaleyh zikirden kasıt namazdır" görüşleridir. Hâlbuki bu görüş tamamen yanlıştır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın zikir âyetini gönderdiği an, ashabın yetiştirildiği zamana rastlar.

Ashab, Medine'de iyice olgunlaşıp, yetişmişti. Savaşlarını vermiş, infâklarını sonuna kadar tamamlamış ve Fahr-i Kâinat Efendimize (s.a.v.) karşı sadâkatlerini, çektikleri meşakkatlerle göstermiş kişilerdi. Aynı zamanda inen Kur'an âyetlerini hayatlarında uygulayarak büsbütün Ahlâk-ı Kur'aniyeye intibak etmiş bir seviyeye gelmişlerdi. Ama Allah zikir âyetini gönderdi.

"Onlar, İman edenler, gönülleri Allah'ın zikri ile huzura erenlerdir. Haberiniz olsun ki kalbler ancak Allah'ı zikirle huzur bulur" (Ra'd, 28).

Bu nedenle zikri bir fantazi olarak kabul etmek mümkün değildir. Zikir çok ciddî bir hâdisedir.

Yine yüce kitabımızın zikir âyetini verişindeki incelik, her önüne gelen, aklı eren ermeyen zikir yapıyorum diye anlamadığı, bilmediği bir girişime girmesin anlamınadır. Zikir yetişmiş bir mü'mine verilir. Yani bir mü'minin zikirden önce yetişmiş olması gerekir.

Çünkü zikirleri tekrar ederken kendisi o zikrin ahkâmına uymuyorsa ki en başta kelime-i tevhîde uymuyorsa Allah'tan gayrı paraya, pula servete, mevkiye kulluk yapıyorsa bu insan nasıl zikir yapacak? Bunun zikir yapması çok ayıp olur. Değil kalbi iman etmek, bilâkis kalbi Cenâb-ı Hakk'a mahcub düşer.

Çeşitli vesilelerle daha önce de söylediğim. Günlük hayatımızda pek kolay rastladığımız ve başlangıç halindeki müridlere verilen zikirler "BESMELE" "RAHMAN" "ALLAH HAY" zikirleridir. Kelime-i Tevhîd zikri daha sonra verilir. Hatta toplu zikirlerde hatme-i hâcegandan sonra verilir.

Çünkü mü'min zaten besmeleyi hayatında her vesileyle kullanıyor. Bunu zikir hâlinde söylemesinin bir sakıncası yoktur. "RAHMAN" ise Cenâb-ı Hakk'ın bütün kâinattaki varlıklara lütfettiği bir İlâhi kudret cereyanıdır. Bunu da zikretmesinde büyük bir mesuliyet gelmez. Ancak şöyle bir mesuliyet gelebilir. Bir insan Cenâb-ı Hakk'ın bu ismini zikrettiği zaman eğer merhametten yoksun ise çok ayıp olur. Zikrini tekzip etmiş olur ki, kalp için en tehlikeli şey kendi zikrini tekzip etmektir.

Eğer kalp kendi zikrini tekzip ederse rahatsızlaşır. Sonra Allah göstermesin nifâka döner. İşte bu hafif, kolay zikirlere rağmen daha çetin zikirler vardır. Mesela, kelimei-i tevhîd çok çetin bir zikirdir. Kelime-i tevhîd zikrini çeken bir insanın mutlaka Allah'tan gayrısına kulluk yapmadığını kendi kendisine inandıracak kadar arındırılmış olması lazımdır. Bu da ancak Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin ibâdetle birlikte yürüttüğü nefs terbiyesiyle mümkün olur. Çünkü nefs diri kaldığı müddetçe Allah'tan gayrısına kulluk eder. Etmiyorum der ama mutlaka eder. Allah'a kulluk etmek mutlaka kıbleye dönüp secde etmek değildir. O'na tâbi olmak demektir. Açık açık herkes kendisini kontrol etsin, çevresini kontrol etsin. "LÂ İLÂHE İLLALLAH" dedikten sonra paraya râm olan, mevkiye teslim olan pek çok insanımız var! Neden? Çünkü nefs diri. Nefs Cenâb-ı Hakk'ı inkâr etmek yahut da varlığını kabul etse bile tâbi olmamak hastalığına sahiptir. Nefsin bencilliği, gururu Cenâb-ı Hakk’ı tasdik etse bile O'na tâbi olmamak inadındadır.

Dikkat ederseniz zamanımızda bu hâdise pek güzel göze görünüyor. Eski çağlarda müslüman toplumlarda insanlar müslümanlığı kabul ettikten, Allah'ın varlığını, Efendimizin peygamberliğini kabul ettikten sonra hayat tarzını rahatlıkla emr-i Kur'aniyeye göre ayarlayabiliyordu. O zaman da belki, zekâtını eksik verenler vardı, belki ibâdetinde üç dört vaktini telef edenler vardı, ama büyük çoğunluğu Ahlâk-ı Muhammedî'ye göre yaşıyordu. Binaenaleyh nefs kısmen terbiye olmuş ve Allah'ın varlığını kabul ettikten sonra tâbi olmuştu.

Zamanımızda bir kısım insanlar evvela Allah'ı kabul ediyorum der, bir kısmı müslümanlığı da kabul ediyorum der ama uyum göstermek istemez. Dikkat ederseniz söyledikleri mazeretlerin hiç birisi akılla bağdaşan mazeretler değildir. Yani "Akıl olarak sen müslümanlığı kabul ettikten sonra niçin itaat etmiyorsun? Niçin Cenâb-ı Hakk'ın emirlerine uymuyorsun" dediğiniz zaman size mâkul bir cevap veremezler. İşte bu nefsin isyan karakteridir. Yani nefs isyana göre ayarlanmıştır ki, şişmanladıkça bu isyan dalgasını arttırır. Ve işte Allah'ı kabul ettiği hâlde itaat etmemek tarafına gider.

Cehennem cezası ve cehennem laboratuarının çok büyük esrarlarından bir tanesidir ki, Allah'ı hiç kabul etmeyen, inkâr eden, Allah dâvâsına karşı çıkan hatta mertebe mertebe "Ben Allahım, Allah da kimmiş?" diyen Firavun gibi, Nemrut gibi bir takım kavramlar vardır. Bu kavramlar dışında büyük çoğunluğu suçlular grubu Cenâb-ı Hakk'a itaat etmeyenler diye târif edilebilir.. Kim bunlar? Cenâb-ı Hakk'a inanıyor ama itaat etmiyor. Böyle bir garip çoğunluk vardır.

Bu çoğunluk zamanımızda daha da fazla görünüyor. Bu çoğunluğun cehennem laboratuarında geçici cezalandırılması, bir anlamda rahatsızlığının giderilmesi söz konusudur. Bu geçici cehennem cezaları bu gruplar için uygulanacaktır. Çünkü Allah ve Resulünü inkâr etmedikçe cehennemde mutlak kalış yoktur. Hem âyet, hem hadîs bunu bildirir. Binaenaleyh cehenneme intikal etse bile Allah'a itaatsizliğinin cezasını çekecektir. Ve bu af kanatlarına sığınılarak atlatılacak bir şey değildir. Çünkü İlâhî bir kanundur. Allah'a itaat etmeyenlerin cezalanması otomatiktir. Yani Levh-i Mahfuz da bunu böyle yazar. Evrenin yasaları, yaratılışın yasaları bunu böyle yazar. Biz bunu günlük mevzuatımız gibi düşünemeyiz. Bu temel yasalarda yazılmıştır. Allah'a itaatsizliğin mutlaka bir cezası olmalıdır. Böyle olmazsa evren dengesi olmaz. Evrende her başıbozuk eşya ve varlık kendi başına hareket etmek isterse evren dengesi nasıl korunur?

Akıl almayacak sayıda trilyon kere trilyon elektronlar, protonlar, galaksiler kendi başına hareket etse evren nasıl olur? Nasıl ki evren var, itaat zorunludur. Nasıl ki matematik sayılara itaat etmek zorunluysa, Allah'a da itaat etmek zorunludur. Hiç kimse iki tane eriğin yayanına iki tane daha konduysa bu beş eder yahut üç eder diyemez. Mecbursun, yan yana geldi dört oldu demeye. Sağdan sayarsın, soldan sayarsın dört çıkar. Bunun gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın emirlerine itaat zorunlu bir matematik, fizik yasadır.

İşte cehennem bu itaatsizliği cezalandıracak, aynı zamanda da bu hastalığı iyileştirecek bir laboratuardır. Çünkü nefsin bu direnmesi kendi gururundan gelir. Allah var ama ben de varım der. Daha da ileri mertebedeki nefs de, ben Allah'ım, Allah da kimmiş der firavunluğa kalkar.

Nefsin bu derece azgın mertebelerden yukarıdan aşağıya doğru geldiğini düşünürsek ne kadar tehlikeli bir nükleer bomba olduğunu unutmamamız lazım gelir. Biz, bugün için hamdolsun Cenâb-ı Hakk’a iman etmişiz, Resulüne iman etmişiz ve itaat etmekle de büyük gayret sahibiyiz. Belki eksiklerimiz oluyor ama büyük çoğunlukla yapmaya gayret ediyoruz. Öyle tahmin ediyorum ki, kardeşlerimizin büyük çoğunluğu bunu yapmaya gayret ediyor. Ama unutmamamız lâzım gelir ki "Bu nefs Firavun olabilecek bir nefstir." Bu Nakşîliğin temelindeki hikmetlerinden birisidir. "Nemrut olabilecek, Ebu Cehil olabilecek bir nefstir nefsimiz. Sen böyle tehlikeli bir maddeyi taşıyorsun. Binaenaleyh bunu her an gönlündeki iman heyecanıyla disipline etmelisin. Son nefesine kadar o disiplin sayesinde nefs, cenneti ve mânâyı gördükten sonra tam teslim olacaktır. Ama o ana kadar nükleer bir bombadır." Bu hiç unutulmamalıdır.

Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin yine tasavvufa getirdiği çok önemli bir ilke nefsler birliği ilkesidir. Âyet-i Kerime'de buyrulduğu gibi "Küllü nefsin vâhide" Bütün nefsler teklik sırrına sahiptir. "Nasıl ki, elektrik her yerde ne kadar yanarsa yansın esrarı birdir. Nefsler de böyle bir teklik sırrına sahiptir. Nefsler teklik sırrına sahip olduğu için, aynı şebekede Ebu Cehil'in, Nemrut'un Firavun'un ampulünün de yandığını unutmamamız lâzım gelir. Ve bu ampuller yanlız o devirlere ait değildir, her çağda bu tarz ampuller yanar.

Nefsin teklik sırrı, bir nefse evvela peygamberi inkâr ettirerek, arkasından Allah'ı inkâr ettirerek, onunda arkasından kendi varlığını ortaya koyarak, en sonunda da en çirkin noktada Cenâb-ı Hakk'a karşı büyük düşman eder.

Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin nefs terbiyesindeki metodlarında ibâdetlere çok önem vermesindeki hikmetler buradan geçer.

Eğer ibâdeti çok ciddîye alırsa, nefs bu tehlikelerden korunur. Ama ibâdetleri bir zorunluluk gibi kabul ederse o ibâdet onun nefsin azgınlığından kurtaramaz.

Zikirlerin buradaki rolüne gelince zikirler ne kadar yerli yerine oturmasa dahi, yine de gönülden geçen bir ceryandır. Bir taraftan ibâdet disipliniyle nefse tâviz vermeyerek onu kelepçeleyeceksiniz ve diğer taraftan zikirlerin ceryanı gönülde devamlı bekçilik yapacak. Yani nefsin sizi aldatıp, bir an için kelepçesini çözmesine izin vermeyecek. Bahaeddin Nakşibend Hazretleri onun için zikirle ibâdetin yanyana olmasına çok önem vermiştir. Ve nefs terbiyesi konusunda getirdiği süper metod süper bir bilgi hazinesidir.

— Sevgili hocam, ibadetlerin içindeki zikirlerin özelliği farklı mıdır?

— Evet, Zaten az evvel de söylediğim gibi bir takım âlimler namazın içinde kâfi derecede zikir olduğunu kastederek gerek yok dedikleri zaman aslında insanoğlu bir defa "LÂ İLÂHE İLLALLAH" dese bitti artık. Bir daha zikre lüzum yok. Çünkü "LÂ İLÂHE İLLALLAH" dediği ve "LÂ" kelimesiyle nefsi yok ettiği zaman mesele bitiyor. Zaten Allah'ın istediği de budur. Cenâb-ı Hak "Evrende var olan yanlız benim kendini sıfırla" diyor.

Bunu diyemediğimiz için 50 senelik, 60 senelik, 70 senelik ömrün çilesini çekiyoruz. Sıfırlamaya gayret ediyoruz, aşağı çekiyoruz ama nefsi temelli yok edemiyoruz. Elbette ki namazdaki zikirleri, hakkıyla yerine getirsek ayrı bir zikre lüzum yoktur. Ama kolay mıdır bu zikirleri yerine getirmek? Tekbirler kısa olduğu, telaffuzu nispeten kolay olduğu için daha kolay söyleniyor. Ama "Sübhanerabbiyel azim" ve "Sübhane rabbiyel âlâ" zikri daha zordur. Çünkü "Sübhane rabbiyel âlâ" derken Allah'ın güzelliğini ve mükemmelliğini hiçbir şuurun, bilincin, zekânın aklın idrak edemeyeceği onun çok çok ötesinde olduğunu; yani akıl, şuur, bilinç ne kadar üstün mükemmellik tanıyorsa "Sen bundan da üstünsün ya Rabbi" diyoruz.

"Sübhane rabbiyel azim" derken de yine akıl, şuur, bilinç, tasavvur ne kadar kuvvet ve kudret tanıyorsa "Sen ondan da kuvvetlisin ya Rabbi " diyoruz. Bu zikirler gerçekten çok büyük zikirler. Her tek rekâtın içinde 6 defa "Sübhane rabbiyel âlâ" , 3 defa "Sübhane rabbiyel azim" diyoruz. Günde 40 rekât namaz kıldığımıza göre bunları 40'la çarparsak, yaptığımız az bir zikir değildir. Keşke bunu kemâl-i ciddîyetle ve nefsin eli ayağı bağlı, kelepçelenmiş olarak yapabilsek. Ama dikkat edip bakın, namaz kılarken sahne-i ilâhîde en gevşek olduğumuz noktalar rükû ve secdelerdir. Hâlbuki en sıkı olmamız gereken noktalar bunlardır. Bu da nefs terbiyesi oturtulmadan, bu zikirleri kendi kendime yapabilirim zannetmenin gafletidir.

— Hocam Nakşîlik tarîkatında ibâdetleri ve zikirleri paylaşmanın hikmeti nedir?

— Birlikte yapılan duaların ve zikirlerin iki önemli hususiyeti vardır. Bunlardan bir tanesi ceryanı düşük fertlerin güçlü ceryan kablosundan gelen, bir nevî serî bağlanmış pil gibi ceryandan yararlanmalarıdır. Nefsinde hataları olan, gönlünde güçsüzlük olan bir kimse kendisine nazaran daha güçlü, nefsi daha silik bir topluluk içerisinde halkaya girdiği zaman bu halkadan geçerek derlenmiş toplanmış mânevî ceryanların büyük bir iltimasına uğrayacak demektir. Birinci hikmet budur.

İkinci hikmet ise, bir tarz Cenâb-ı Hakk'ın murâdını, rızâsını çekmektir. Çünkü Cenâb-ı Hak cemaatle yapılan duâları, ibâdetleri pek üstün saymaktadır. Zaten hatme-i hâcegan tarzındaki ibâdetlerde iki amaç vardır. Biri zikirler diğeri duâlar. Ve bunlar çoğunlukla âlem-i İslâm için yapılır. Şahıslar kendileri için ben 300 tane daha kelime-i tevhîd çekeyim de defterime yazılsın diyemez. Bunların hepsi âlem-i İslâma hediye edilir. Binaenaleyh birlikte yapılan duâlar, zikirler insanın iç dünyasında cereyan eksikliklerinin nefs azgınlıklarını tashih eder mâhiyettedir.

Güçsüzlükler, soluğu yetmezlikler varsa elbette bunun tesirleri o kadar sessiz olur. Yani daha bir silik olur. Ve son asırlarda bu tarz zikirlerin ortak yapılan duaların âlem-i İslâma müessir bir saadet getirmemesinin bir sebebi mutlaka bu zikirlerdeki güçsüzlük, ceryansızlık, tâkatsızlıktır. Yani birdirbir oyunu gibi ezberleme bir tarzda yapılmasıdır.

Hâlbuki bunlar bîhakkın Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin emrettiği ölçülerde yapılsa idi âlem-i İslâm’ın içindeki pek çok şerler defolur. Bu şerlerin defolmayışında âlem-i İslâm’ın teker teker sorumlulukları olduğu gibi, bu ortak yapılan zikirlerin ve hayır duâların da sorumlulukları vardır.

Bu hayır duâların, hayır zikirlerinin müessir olmaması mümkün değildir. Ama bu azgın bir nefsle, yanlış bir nefs eğitimiyle ve inançsız bir yürekle yapıldığı takdirde elbette sıfır muamelesi görür. Yoksa bu ortak duâların bir meyve verememesi, İslâm topluluklarının sıkıntıda olanlarını düze çıkarmaması mümkün değildir.

Mesela, Çeçenistan ve Bosna-Hersek olaylarında son yıllarda pek çok hatme-i hâceganlar kuvvetli bir tarzda icra edildi. Mesela Osmanlı İmparatorluğunun çöküş zamanı Rusya'da komünizm, Türk-İslâm devletlerini zulümleri altına almasındaki sır bu zikirlerin takatsiz oluşuydu. Yani 70 sene evvelki bu zikirle hatme-i hâceganlar mesela Osmanlı etkilerine nazaran biraz daha canlı, yeni bir diriliş var. Onun için İslâm'ın özüne gönlüne, Ahlâk-i Muhammedi'ye uygun ortak zikir, ortak duâ çok önemli bir hâdisedir.

— Hocam, Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin salâvat-ı şerîfeye çok önem verdiğini biliyoruz. Bu konuyu da biraz açıklar mısınız?

— Dikkat ederseniz zikirler esnasında ve zikirleri vâd ederken, kayd ederken genellikle âdet, "Esmâ-i Hüsnâ" üzerinedir. Yahut Cenâb-ı Hakk'ın esmâlarından ikisini çift çift kullanmak esasına dayanır.

Mesela, "Errahmanirrahim", "Ya Rahmanirrahim", "Ya Rahim", "Ya Sabur", "Ya Ahkemelhâkimin" gibi çeşitli İlâhî isimlerin zikrini sadece zikir olarak var sanırız. Hâlbuki en büyük zikirlerden bir tanesi de Salâvat-ı Şerîfe'dir. Çünkü farz olan bir zikirdir. Cenâb-ı Hak yüce kitabında zikri emrettiği zaman "Hâlâ zikretmeyecekler mi?" buyurmasıyla ashaba hitap etmiştir. Hâlâ demesinden ashabın kastedildiğini anlıyoruz. Yanlız zikirler namazın içindeki zikirler de olabilir, namazın dışındaki zikirler de olabilir. Bu konu tasrih edilmemiştir. Yani Cenâb-ı Hak yüce kitabında herkes bana yüz defa kelime-i tevhid okusun veya "Allah Hay" desin dememiştir.

Ancak Esmâ-i Hüsnâ'nın pek çoklarının zikir şeklinde söylenmesi, Efendimizin emirlerine de dayanarak İslâmiyet'in pek çok yüce yorumcusu tarafından kısmen tasnif edilmiş, şablonlanmıştır. Ama Kur'an'da emir olarak şu ismimi zikrediniz diye bir emir yoktur. Emirler dolaylıdır. Mesela "hamd etmek" bir zikirdir biliyorsunuz. Ama o bile dolaylıdır. "Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." Dikkat ediniz "hamd edin" demiyor. Adamsan, lâyıksan edebilirsin diyor.

Bütün bunlar arasında Kur-'an'da çok ciddî bir emir vardır. "Ya Eyyühellezine" diye başlayan âyet "Ben ve Meleklerim zikrediyor siz niye zikretmiyorsunuz?" diye bir nevî sorgu-sual anlamı içinde direkt bir emirdir. Onun için zikirlerin en önemlilerinden biri selavât-ı şerîfe okumaktır. Cenâb-ı Hak'kın ismini andığımız zaman arkasından Efendimize salâvat-ı şerife okumak zorunluluğu "İnnallahe ve melâiketehû yusellûne alennebiy" âyetinden sonra âdet olmuştur.

Yani buradaki hikmet "Resulullah'ı aracı koymadıktan sonra ne duânız duâ, ne zikriniz zikirdir." Salâvat-ı Şerîfe bu bakımdan zikirlerin en önemlisidir. Pek çok Nakşî şeyhiyle tanıştım, dostluk yaptım. Onlar talebelerine zikir olarak yanlız salâvat-ı şerîfe verirlerdi. Yani talebeliğe kabul ettikten sonra ibâdetlerini aksatmamalarını, nefslere şu, şu dizginlerin vurulmasını tavsiye ettikten sonra zikir olarak salavât-ı şerîfe verirlerdi.

Hatta benim şimdi dünyasını değişmiş olan bir dostum vardı. Onun ricası üzerine bir Nakşî şeyhinden o dostuma ders almıştım. Şeyh 99 salâvat-ı şerife vermişti. Bir müddet sonra dostum "bana başka bir zikir vermeyecekler mi? diye sordu. Ben de kendisine "ben şeyhe böyle bir şeyi iletemem, çok ayıp olur, bu laf söylenmez, tasavvufta âdet değildir. Gerekirse o seni saatinde, zamanında bulur dersini arttırır" dedim. Bakınız nefs nasıl çapkındır. Kendisinin ıslahı iç hayırlı bir zâtın verdiği rotayı bozmaya çalışıyor. Bana versin ben günde 5 saat zikir yapayım diyor. Yalan. Ayağını kaydıracak, çengel takacak, içinden zikire karşı kin uyandıracak. Nefs bu kadar tehlikelidir.

Aradan çok uzun zaman geçti. Ben bir aralık o şeyhe rastladığımda, "hani birisine ders vermiştin, bana başka zikir vermeyecek mi diye sormamı istemişti diye anlattığımda: Allah Allah Resullullah'tan da mı utanmıyor? Salâvat-ı Şerîfe’den büyük zikir olur mu? diye cevap vermişti.

Onun için Bahaeddin Nakşibend Hazretleri selavât-ı şerîfeye çok önem vermiştir. Nakşiliğin çok detaylı kolları vardır. Yani farklı tatbikat yürüten pek çok şahıs vazifeli olarak büyük gruplar hâsıl etmiştir. Bu gruplar kendi aralarında bazen Kadiri ve Rufaî tarikleriyle paralellik ve ortaklık kurmuşlardır. Tarîkat âleminde bu da vardır. Hem Nakşîlik, hem Kadirilik zikirleri ve terbiyeleri bir arada yürütülür. Salâvat-ı şerîfeden dışarı çıkmak mümkün değildir. Onun için salâvat-ı şerîfe çok önemli bir zikirdir.

Salavât-ı şerîfe için hiç kimsenin bir tarikata bağlı olma zorunluluğu yoktur. Salâvat-ı şerîfeyi zikir olarak okumak her mü'minin vazifesidir aslında. Hatta benim bütün kardeşlerimden niyazım otobüsle bir yerden bir yere giderken veya trafik tıkanmış arabasında beklerken başlasın salavât-ı şerîfeyi okumaya, tâ ki yuvasına girip normal hayatına başlayana kadar devam etsin.

Cenâb-ı Hak'kın hoşlanacağı bundan daha güzel bir şey yoktur. Çünkü Muhammed (s.a.v.) kelimesini işiten kalp ölmek üzere olsa dirilir. Yani maddeten ölmek üzere olsa bile geri dirilir. Mânen zayıflasa yeniden çırpınmaya başlar.

Ayrıca pek çok dinleyicim her hangi bir işlerinin olması için adakta bulunuyorlar. Bu adaklarının gerçekleşmesi için ben onlara bir tavsiyede bulunayım. Bir defa adaklarını kuru kuruya yapmasınlar. Yani ben şu kadar sure okuyayım, şu kadar hatim indireyim diye adak adanmaz. Benim tavsiyem mutlaka maddî bir adak olacak işin ucunda. Yani maddî bir infak yapacak. Bu olmadan zikir veya benzeri şekilde mânevî bir ceryandan medet ummak yanlıştır. Ondan sonra en iyi adak salavât-ı şerîfe okumaktır.

Bizim milletimizin çoğu Arapça bilmediği için en az hata yapılan salavât-ı şerîfeyi okumak daha uygundur. Biliyorsunuz yazım farkları olan 2500 ile 7000 arasında salavât-ı şerîfeye olan hassasiyetini bildikleri için bunları bir kitap içerisinde toplamışlar.

Benim yetiştiricilerim benim mürşidlerim salâvat-ı şerife'nin kısa olanını okumak daha uygundur derlerdi. Neden? Çünkü mesela 500 tane salavât-ı şerîfe okuyacaksınız. 6 satırlık olanını okuyacak olsanız onun içinde Muhammed (s.a.v.) kelimesi iki defa geçer. Halbuki düz salavat-ı şerife okursanız bir satırlık cümlede iki defa Muhammed (s.a.v.) geçer. Binaenaleyh siz bin tane salavat-ı şerife okumayı niyet etmişseniz bu bin tane salavât-ı serîfede daha hızlı bir şekilde Efendimizin ismini geçirmiş oluyorsunuz.

Onun için kısa salavât-ı şerîfeler bendenizin inancına göre daha makbuldür. Ayrı amaçla okunan salavat-ı şerifeler de vardır.. Ama zikir halinde okumak için kısa olan "Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed"i okumak lâzımdır. Yani bu motif en sadesi ve en makbul olanıdır.

— Nakşilik tarikinde olsun, diğer tarikatlarda olsun salavât-ı şerîfenin yeri kaçınılmaz şekilde büyük bir önem taşımaktadır. Ancak Nakşî tarîkatında salavât-ı şerîfe üstünde o kadar ayrıntılı durulmuştur ki, aşağı yukarı bütün Nakşi âlimleri, hadîs hocaları ve müfessirleri salavât-ı şerîfeleri İslâm tarihinden toplayarak büyük velîlerin asr-ı saadetten bize naklettiği ölçüler içerisinde âdeta geniş bir repertuar hazırlamışlardır.

İnsanoğlu herhangi bir duâ veya bir âyet okuduğu zaman bunun kendi bünyesinde ne tesir yapacağını bir türlü kestiremez. Salavât-ı şerîfenin Fahr-i Kâinat Efendimize bir niyaz olduğunu, Efendimiz ile bir irtibat sağlama çâresi olduğunu hepimiz biliriz. Ama dudaktan gelen o birkaç cümlenin bize ne getireceğini, vücut iklimimizde olsun, ruh iklimimizde olsun hangi bahar rüzgârlarını estireceğini kesinlikle bilemeyiz. Bundan dolayıdır ki Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin salavât-ı şerîfeye verdiği önemin esrarı bu noktada gizlidir.

Bahaeddin Nakşibend Hazretleri kovulduğu cennete tekrar götürmeyi taahhüt ettiği bir insanı yetiştirirken salavat-ı şerîfenin o müthiş rüzgârını motor gücü olarak kullanmıştır. Bu önemli ibâdet şeklini âdeta namaz gibi, oruç gibi çok ciddî bir şekilde benimsememizi ve bununla birlikte yaşamamızı arzu etmiştir. Bundan dolayı Nakşilik tarikinde salavât-ı şerife çok önemlidir.

— Sevgili hocam nefsin terbiyesinde ibâdetlerin rolünün büyük olduğunu biliyoruz. Ancak bize salavat-ı şerifenin nefse vereceği hikmetler içerisinde arınmayı nasıl sağladığını izah eder misiniz?

Efendim nefs, insanı Cenâb-ı Hak'kın büyük kulluk zevkinden alıkoymak için dünyaya çeken bir ters ceryandır. Bu ters ceryan nefsin kibirlerinden, benliğinden doğan bir yanılgıdır. Çünkü nefs o mânâ âleminin güzelliklerinden dünyanın dar rûhu içine intikal ettiği zaman bütün kaybettiklerini dünyada bulmuş yanılgısına düşer. En basitinden bir yemek yemeyi veya dünyadaki bir nimeti çok sıkı bir şekilde ele geçirmeyi o mânâda kaybettiği büyük hikmetlerin yerine koymayı ister. Bu, nefsin âdeta mânâ ile mücadelesidir. Yani bir tarz mânâya düşmanlığıdır. İnsanın yeryüzünde çektiği bütün sıkıntılar, bütün ızdıraplar, bütün kavgalar nefsin akılsızca, aptalca yanlış kanısından doğmaktadır.

Ama insanları ne kadar ikaz ederseniz edin, iyiliğe güzelliğe her zaman üzerinde durduğumuz namaz gibi, infâk gibi Allah'a yakîn kılan hâdiselere ne kadar çekerseniz çekin, nefs yine bir fırsatını bulup, o insanı tekrar dünya atmosferine sürüklemek ister. Böylece insanın ömrü içerisindeki o çok kıymetli zamanını telef ettirir. Bu telef fevkalade önemli bir şeydir. Çünkü bir insan rüşte erdikten sonra Cenâb-ı Hakk'ı ararken, takvanın merdivenlerini tırmanırken, yapacağı iş kırıksız, çıkıksız, arızasız tekrar mânâya ulaşabilmenin çabasını göstermektir. Ama gelin görün ki, nefs dünya gölgelerini görerek, o dünya gölgelerinin içerisinde yeniden fırtınaya tutulmuş gibi yukarıdan aşağıya düşüşü simgeler.

Cenâb-ı Hakk'ın cennetten Âdem'i çıkarırken verdiği ilk kutup emri, bir kovulma emri vardır. Bu kovulma emri insanda mutlaka bir takva sırrını yeniden yaşatacak bir sırra sahip olmalıdır. Yani "Ben geldiğim o güzeller yurduna tekrar dönmeliyim," demeli, Rabbimizin Yâsin sûresinde emrettiği "Mutlaka size hakîkati söyledim, o hakîkati bulun bana gelin" sırrını mutlaka yaşayabilmelidir. Bunu yaşayabilmesi de, dünyadan mümkün olduğu kadar kopabilmesi ve mânâyı hatırlamasına bağlıdır. İşte salâvat-ı şerifenin en büyük hikmeti budur.

Salavât-ı Şerîfe bir anlamda bizi mânâya götürebilen (bugünkü tabirle) en garantili uzay gemisidir. Tekrar mânâya uçabilmemiz için salavât-ı şerîfe gemisine binmemiz lazım. Ama biz cümle olarak Fahr-i Kâinat Efendimizin isminin hürmetle anılmasını, ona salât-u selâm edilmesini bizi böyle bir yolculuğa çıkaracak takati yok sanıyoruz. Halbukî bin misli var, milyon misli var. Yani salavât-ı şerife mânâdan kovulmuş, bu fırtınalı ortamda, dünyanın cendereleri arasında bunalmış insanoğluna, Allah'ını arayıp, Allah'ına koşmak isteyen kuluna verilecek en büyük enerji kaynağıdır.

Bahaeddin Nakşibend Hazretleri bu iş üzerinde o kadar çok durmuştur ki, gerek hatme-i hâceganlar da olsun, gerek zikirlerde olsun salavât-ı şerîfeyi başlı başına çok ciddî bir eğitim unsuru olarak kabul etmiştir.

Tarikatlara baktığınız zaman genellikle çileler vardır. Bu çileler içerisinde her nefsin yaratılışına göre bir takım disiplinler vardır. O nefsin kendisine öz yasakları vardır. Nakşî eğitimi gören bir insanın nefsinin sivri bir tarafı varsa, onun mürşidi o sivri tarafını yumuşatmak, köreltmek için çok değişik metodlarla bir takım anlatımlar, sohbetler, eğitimler yapabilir. Ama bütün bunların üzerinde çok ciddi bir hâdise vardır ki, nef'sin bu sıkıntılı barajlardan kurtulabilmesi için salâvat-ı şerife’ye ihtiyacı vardır.

Daha açık konuşayım. Mesela bir insan düşününüz ki (birçok tarikatlarda bu vardır) kendisine bin gün çile verilmiştir. Yani bin gün sadece çorba içecek ve tüm dünya zevk¬lerinden mahrum olacak. Böyle bir eğitime tâbi tutulmuştur. Böyle bir nefs hastanede yatan hasta gibidir. Ama bu hastanede yatan nefs tedavi oldukça, yanlış tarafları köreldikçe tekrar yeni dünyaya, Cenâb-ı Hakk’ın mânâ iklimine intikal etmesi için mecâle ihtiyacı vardır ki, işte bu mecal salavat-ı şerifedir. Yani bizzat çilenin içerisinde bile salavât-ı şerîfe’yi yürüterek can bulabilir.

— Hocam şu halde Fahr-i Kâinat Efendimize en sıcak bağlantı yolu sayılabilecek salavat-ı şerife, çoğu¬muzun şikayetçi olduğu nefs ateşini söndüren mûcizevî bir hikmet taşıyor. Bu konuyu açmanızı istirham ediyorum.!

— Efendim birçoklarımız nefsinden şikayetçidir. Ama hakiki bir mü'min'in nef'sinin zaaflarını bilmesi lâzım gelir ve hakikaten de bilir. Çünkü her nefsin kendisine özel zaafları vardır. Mesela, bunlardan biri infâk yapmakta tutukluktur. Bu bir nefs zaafıdır. Bir tanesi Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna koşmakta, namaza koşmakta fersizliktir. Bu da bir nefs zaafıdır. Hatta daha net, bugünkü çağımız için örnekler verebiliriz. Mesela içkiye düşkünlük, fuhuşa temayül, gayri meşru cinsel hayata bir takım istekler duymak. Bütün bunların özünde nefs canavarının canlı olarak yatmasının kaçınılmaz şirretlikleri yatmaktadır. İşte bu nefs canavarının içerisindeki bu hazin hastalığı telâfi eden salâvat-ı şerifedir.

Yani diyelim ki, bir insanın içkiye karşı zaafı var. Gayret ediyor, vazgeçmek istiyor fakat üç dört gün sonra tekrar başlıyor. Bu insanı kurtaracak en büyük ilaçlardan bir tanesi, belki de en önemlisi salavât-ı şerifedir. Salavât-ı Şerîfeyi mihrakına oturtabilirse içkiye karşı olan zaafının yavaş yavaş söndüğünü görecek,. İnfâk etmekte yavaşlığının açıldığını görecek. Bütün bunlar iç içedir

Sizlere daha önemli bir misal vermiştim. İbâdetlere karşı sıcaklığını kaybeden bir insan Efendimizin emriyle hemen birine infâk, etmelidir. İnfâk ederek ibâdetlere sıcaklığı nasıl temin ediyor isek, infâka ait bir takım engellemelerin, çatallaşmaların en güzel çaresi kesinlikle salavât-ı şerifedir. Yani insan farkına varmadan kendi nefsini salavat-ı şerifenin dizleri önüne çöktürürse ve bu salâvat-ı şerîfeyi i dış dünyasından iç dünyasına doğru yavaş yavaş esnetmeye başlatırsa bu salavât-ı şerîfe gönüllerde birike birike Fahr-i Kâinat Efendimize muhabbet doğurur.

Birçok şeyleri anlayamamamızın hikmeti salavat-ı şerîfe’yi Cenâb-ı Hakk'ın Kur'an âyeti olarak bize farz etmesi, o farzın ışığı altında bize kurtuluş yolunu açmasının özünde yatan Efendimize irtibat sırrını bilmememizden doğuyor. Biz mânânın güzelliğinden, dünyanın kötülüğüne niçin sürüldük'? Bunu iç dünyamızda çözebilirsek, o zaman çıkış yolunu da bulabiliriz.

Mânâda, ezelde ve elestte var olan büyük bir mûcizevi İlâhî güzellik karşısında bütün varlıkların nesli büyük coşku içindeydi. Yanlız güzelliği ve mutluluğu yaşıyordu. Bu kadar muhteşem bir tablo içinde nasıl oldu da biz dünya çılgınlığının tuzağına düştük, nasıl oldu da biz o güzelliklere rağmen dünyayı beğenebildik, onu baş tacı edebildik? Eğer bu hikmeti yakalayabilirsek salavât-ı şerîfe ile geri dönüşü anlayabileceğiz.

Elest meclisine baktığımız takdirde büyük hâdise Allah'ın muhteşem güzelliğini, akıl almaz esrarını kulun anlayıp, hissedip, varsayıp secde etmesidir. Çünkü Cenâb-ı Hak'kın yaratış hikmeti budur.

Allah bütün varlıkları, mahlukları yarattığı zaman kendi güzelliğini, kendi bilinmezliğini seyretsinler ve secde etsinler diye yarattı. Asıl hedef budur. Bu hedefi bozan ne kadar yanlış varsa, bunların içerisinden sıyrılıp gitmek tekrar mânâ güzelliğine ulaşmanın yolu olacaktır. İşte bu esrarlı noktayı düşünürsek elest meclisine gidip, onu hatırlamaya çalışacağız. Elest meclisine gittiğimiz zaman ne ile karşılaşacağız?

Cenâb-ı Hak bize "Rab" sırrı ile "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu zaman hepimizin bir anda secdeye kapanıp "Evet Rabbimizsin, sen güzeller güzelisin, sen bilinmezlerin, ilimlerin, her şeyin en üstünüsün" deyip "Sübhane rabbiyel âlâ" ve "Sübhane rabbiyel azim" secdelerinin bir benzerini yapmamız gerekirken biz ne yaptık elestte? Paniğe uğradık. Paniğe uğramamızın sebebi neydi? İşte buradan anahtarı çözüp, salavât-ı şerîfeye geleceğiz.

Biz paniğe uğradığımız zaman bütün evrenler, bütün varlıklar İlâhi tâbirle bir kitabın sahifeleri arasında yokluğa sürüklenirken Fahr-i Kâinat Efendimiz çıktı ve az evvel arzettiğim tarzda Cenâb-ı Hakk'a "Sübhane rabbiyel âlâ" ve "Sübhane rabbiyel azîm" sırrını taşıyan "hamd" secdesini yaptı. O secdenin sayesinde Cenâb-ı Hakk'ın o büyük İlâhî coşkusu yeniden yükseldi ve âlemlere mecal verdi. Yeniden var olduk.

Çünkü Allah'ın Fahr-i Kâinat Efendimize "Levlâke levlâk lemma halaktül eflak" demesinin hikmeti budur. "Sen olmasaydın yani sen o hamd secdesini bulup âlemlere yaymasaydın ben felekleri yaratmazdım" demek istiyor. Demek ki, bizim elestteki tıkanıklığımız, paniğimiz ve elestte Cenâb-ı Hakk'a lâyık bir kul olmaktaki yeteneksizliğimizin bir sebebi var. Bu sebep ortadan kalkmadıkça yeniden elestin o güzelliğine, mânânın güzelliğine dönemeyiz, cennete de dönemeyiz. Bu dönüşün tek formülü Fahr-i Kâinat Efendimizin Hamd niyazıdır. Allah'ın sonsuz güzelliğini, Allah'ın sonsuz kudretine teslim olmak ve bu¬nun dışında hiçbir şey hissetmemek, yanlız Allah'ı hissetmek cümlesi içerisinde Fahr-i Kâinat Efendimiz cevabı bulmustur.

Fahr-i Kâinat Efendimizin cevabındaki esrarı yakalayabilmek için salavât-ı serîfe okuya okuya kendimizi elest tarihine çekiyoruz. Elesti trilyonlarca kilometre uzakta bir tarih noktası olarak düşündüğümüz zaman oraya ne gitmemiz, ne tekrar görmemiz mümkün, ne de onu hatırlayıp,yaşamamız, hissetmemiz mümkün.

Çünkü Cenâb-ı Hak elest imtihanından sonra kader sahifelerini, dünyanın yaratılması, bütün maddî, mânevî âlemlerin yaratılması dahil olmak üzere yeni bir takım güzellikleriyle ihyâ etmiştir. Bunların içerisinde bizim tekrar eleste geri dönebilmemiz için ne sürat. yeter, ne mecal yeter. Ne is¬tek yeter, ne de insanın kendi kendine yapabilirim diye zanla düşünmesi yeter. Bunun tek formülü, o ânı hatırlayabilmektir. Eğer o ânı, o elest ânını hatırlayabilirsek bütün vücut iklimimiz, özellikle gönlümüz ve rûhumuz şâd olacaktır. Yani bir nevî tazelenecek, dirilecektir.

İşte bu tazelenme ve dirilmenin formülü nedir? Bunun formülü Fahr-i Kâinat Efendimizi hissetmek ve Efendimizin elestteki "Hamd niyazını" hatırlayabilmektir. Bunu hatırlayabilmek için salavât-ı şerîfe okuyoruz. Hatırlayamadığımız için kendimizi sıfır sayıyoruz. O gün kimin günüdür? Hz. Muhammed (s.a.v)'in günüdür. Eğer biz ona ait o günü hatırlamak istiyorsak salavât-ı şerîfe getireceğiz. Salavât-ı Şerîfe getirdiğimiz takdirde nefs de elestte olduğu gibi küstahlığını yavaş yavaş söndürecek. Çünkü mü'minlerin nef'si elestte sönmüştür. Fahr-i Kâinat Efendimizin hamd niyazının arkasına takılan mü'minlerin nefsi elestte sönmüş, hırsını kaybetmiştir. Şimdi tekrar dünyaya dönüp de bu hırsın aptallığını yaşamanın hiç bir âlemi yoktur. "Salavât-ı şerîfe okumakla vücudumuza yeniden bir dirilik ve canlılık vermekteyiz." Elest gününe ait güzellikleri beyin hâfızası hatırlamasa bile gönül hâfızasına hatırlatmak için salavat-ı şerîf'e okuyoruz.

— Evet hocam, bizi yurdumuzdan eden nefs çılgınlığını elest hikmeti altında yok etmekten başka çare ol¬madığını söylediniz. Elestteki bu fevkalade önemli gerçeği biraz daha detaylı olarak dile getirir misiniz?

— Evet efendim bunları anlatırken bir detayı ihmâl etmiş olduk. Peki niçin bir takım nefsler elestteki paniklerine de¬vam ettiler'? İnkâr potasında kaybolup gittiler? Çünkü elestte Fahr-i Kâinat Efendimizin yaptığı "hamd secdesine" iştirak edebilenler, evrenin sonuna kadar mü'min olarak ihya oldu. Ancak bu secdeye iştirak edebilmek mutlaka bir tarz imtihanı gerektiriyordu. Yani elest meclisinde "Evet"(Beli) diyenlerin, diyemeyenlerin son bir tasnifini Cenâb-ı Hak rahmetinin şiddetiyle, Fahr-i Kâinat Efendimizin özel bir niyazıyla insanlara bir tarz yeni bir fırsat daha vermiştir. Elesti belki hatırlarlar da hatalarından dönerler, anlamına gelen bir niyaz-ı Muhammedî vardır.

İşte bunu yakalayabilmek için biz bir imtihana tâbi oluyoruz. Cenâb-ı Hak'kın Sûre-i Lokmanda buyurduğu gibi "Biz yeryüzüne imtihan olmaya geldik" Ne imtihanı olmaya geldik? Elestteki secdeye katıldık mı, katılmadık mı? Elestteki secdemizde samimi miyiz, değil miyiz? Fahr-i Kâinat Efendimizin niyâzının arkasından gittik mi, gidemedik mi? Yahut gittiysek bu gitmemiz bir yuvarlanış şeklinde miydi yoksa gönülden gelen bir ceryanın sıcaklığıyla, isteğiyle, Allah'a yakın olmanın zevkiyle mi oldu? Bütün bunları dünya hayatı içerisinde yaşayarak Allah'a göstermemiz lâzım.

Dünya hayatının esrarı, dünya hayatının bu sırrı, koskoca kâinat hükmü olan Kur'anın bizlere gösterdiği istikamet: "Hadi bakalım eğer Allah ben sizin Rabbiniz değil miyim? dediği zaman hakikaten, evet Rabbimizsin, diyen Fahr-i Kâinat'ın arkasında iseniz gösterin kendinizi, ben sizi dünyada sıkacağım, ben sizi dünyada üzeceğim, size dünyayı sevdirecek bir takım bahaneler de vereceğim. Siz bütün bunlara rağmen eleste dönüp, herşeyi terketme dirayetini gösterebilecek misiniz?" Nefs benliğinden ve kibrinden kurtularak bu dirayeti nasıl gösterecek insan?

Cenâb-ı Hak elestte "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? dediği zaman bütün varlıkların "Evet" demesi lâzım gelirken, niye diyemediler. Dudakları titreyerek niçin ceryan bulamadılar? Çünkü bütün varlıkların bir kişisel nefs dürtüsü vardır. "Ben neyim öyleyse? Evrendeki bütün güzellikler Allah'a ait ise ben neyim? Ben Allah değilim şüphesiz ama ben de varım. Benim de kendime has bir takım tercihlerim var, sezgilerim var" diye müthiş bir gaflete kapıldılar. İşte bu gaflet, gurur dediğimiz, benlik dediğimiz nefsin en büyük çılgınlığı oldu. Bu dünyaya geldikten sonra ister fuhuş şeklinde kendini göstersin, ister sarhoşluk şeklinde kendini göstersin, ister cimrilik şeklinde kendini göstersin hep aynıdır.

Neden? Dikkat edin bakın, bütün günahların arkasında yatan şey ben varım, ben güzelim duygusudur. Kadınsa ben dişiyim, erkekse ben erkeğim gibi bir benlik iddiası vardır. Bu benlik iddiası varken nefsin tuzaklarından kurtulmak imkânsızdır. Cenab-ı Hak Kur'an'da bunu yok etmenin formülünü yasaklarıyla vermiş. Şunları yapmayın, şunları yapın buyuruyor. Eğer "Yarabbi, kâinatta yanlız senin sözün geçer, kâinatta var olan yanlız Sensin ben neyim ki!" diyebiliyorsan, o zaman Fahr-i Kâinat (s.a.v) gibi Kur'an'a uymak zorundasın.

Ancak Kur'an'a uyduğun takdirde, yeniden elestin diriltici rüzgârını hissetmek hakkına sahip olacaksın. Cennet de bunu bekliyor zaten. Cennet elestin yaşanan bir sahifesinin yeniden ihyasıdır. Bu yeniden ihya sahi¬fesinde kendinin mevcudiyetini tutabilmek için tek çâre Fahr-i Kâinat Efendimizi (s.a.v.) hatırlamaktır. Çünkü, formülü, bilmecenin cevabını O (s.a.v.) bulmuştur.

Allah'ın bir cümle olarak ifâde edildiği zaman pek kolay cevap verilmesi lazım gelen emrinin cevabı aslında o kadar zordur ki, onu yanlız Fahr-i Kâinat Efendimiz bulmuştur. Pratik olarak elest meclisini anlattığımız zaman Allah "ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği zaman mahlukatın ne demeye hakkı var. "Elbette sen bizim Rabbimizsin" demek durumundalar ama niye diyemediler? Çünkü nefsleri kendilerine bir pâye aradı, bir mevkî aradı.

Ondan dolayıdır ki, tasavvufta çok üzerinde durulmuş¬tur. Bir kimse velâyetinin en uç noktasına dâhi gitmiş olsa tek sonuç belgesini imza ederken "Ben sıfırım Yarabbi, yanlız Sen, varsın. Çünkü ben Fahr-i Kâinatın ümmetiyim. Fahr-i Kâinat 'El fakri fahri' (Yokluğumla iftihar ederim) diyor. İşte ben böyle bir Peygamberin ümmetiyim" demelidir. Binaenaleyh, salavat-ı şerife bizi Fahr-i Kâinat Efendimizin gönlünde var olan evrenin en müstesna cevherine doğru yaklaştırıyor. Nedir bu evrenin en müstesna cevheri? Allah'ı Fahr-i Kâinat Efendimize hayrân eden, âşık kılan bu cevher nedir? "Ben yokum Sen varsın." Fahr-i Kâinat Efendimizin sırrı budur.

Dikkat ederseniz asr-ı saadet tarihindeki bütün ihtişamlı, bütün görkemli Ahlâk-ı Muhammedî sırlarının özünde "Yarabbi ben yokum sen varsın" sırrı yatar. Cenâb-ı Hak dinini ihyâ ederken müslümanların karşısına nâmütenahi menfi güçler çıkarıyordu. Müslümanlara su vermiyorlar, nefes aldırmıyorlar, namaz kıldırmıyorlardı. Ama bütün bunlara rağmen Efendimiz "Sen bilirsin Yarabbi, mülk Senin saltanat Senin, kader Senin, herşey Senin" diyordu. İşte bu sırrın içerisinde Ahlak-ı Muhammedî teşekkül etmiştir.

Nefsler, kendi başına Fahr-i Kâinat Efendimizin mahfiyet sırrını, yokluk sırrını kazanamadıkları için elestte soruya muhatap olamamışlardır. Yani benliğe düşmüşlerdir. Demek ki, nefsler bu dünyada da otomatikman kendiliğinden benliğe düşecekler, dünyayı sevecekler ve dünya zevklerine temayül edeceklerdir. Ve böylece nefsin ortaya koyduğu "nefs insan" teşekkül edecektir ki; tasavvufun, İslâmiyetin, Kur’an’ın amacı bu "nefs insanını" eğitip Cenâb-ı Hakk'a takdim etmek, dolayısıyla kovulduğu ülkeye geri göndermektir.

Fahr-i Kâinat Efendimizin "âlemlere rahmet" olan sırrı, başarılması imkansız bu müthiş hâdiseyi meydana getirmektir. Koskoca Kur'an, evren yasaları, tümüyle Fahr-i Kâinat Efendimizin saltanatına verilmiş ve İslâmiyetin kurulması buradan doğmuştur. Yoksa üç beş tane aklı, beyni ermeyen insanların Kur'an'ın birtakım hükümlerini kendilerine göre tevil etmek, veya bazılarını hoş görüp ona uymak, bazılarını kendi kafalarından dolayı uygulanmaz gibi görmelerinin gafleti hâlâ elestteki o hikmetin tekrarıdır.

Bir insan eğer cennete gitmek istiyorsa, mânâya, ölümsüzlüğe tekrar kavuşmak istiyorsa, Kur'an'a uymak mecburiyetindedir. Kur'an'a uymayı engelleyen nefsin hastalıklarıdır. Tam Kur'an'a uyacağı, Kur'an ahlâkına yaklaşacağı sırada nefs gelip bir dünya zevkinin tuzağına düşürüyor. İnsanın elestten dünya hayatına gelinceye kadar geçirdiği mâcera, sanki bir beyin sarsıntısı geçirmiş gibidir. Böyle yarı uyanık, yarı uykulu bir vaziyette iken bu güzelliklere tekrar dönme fırsatı bulamıyor. Dünya daha yakınında, daha elinin altında. Bu nedenle hemen dünyaya akabiliyor. İşte salavât-ı şerîfe okuyarak evvela mertebe mertebe nefsinin mekânlarında, sonra daha derinden gönlüne intikal ettirerek farkında olmadan kendisini eleste yaklaştırmış oluyor.

Netice itibariyle selavat-ı şerife elesti hatırlatmak, eleste yaklaşmak bakımından insanlara verilmiş en büyük fırsattır. Cenâb-ı Hakk'ın sâlavat-ı şerîfenin okunmasını farz hâline getiren şu önemli âyeti kerimesine dikkat ediniz:

"Allah ve melekleri, peygambere salât ederler. Ey mü'minler! Siz de ona salât edin. Ve tam bir teslimiyetle selâm verin." (Ahzâb, 56) Verilen cümle çok ilginçtir. "Ben Allah iken meleklerimle beraber sevgili Habibime selât-ı selam ediyorum. Siz de Salât-ı selâm getirin. Onu ben Resûlüme ulaştırayım" buyuruyor Cenâb-ı Hak. Yani, evrenin yaratılış sırrının kristalleştiği elest hâdisesinin mimarı olan habibimi düşünün -habibimi hatırlayın- Çünkü meleklerim hep onu zikrediyor.

Aslında elest'in bir nevî fırtınası geçtikten, o müşkül anlar geçip de varlıklar "evet sen bizim Rabbimizsin" dediği zaman en büyük neş'eyi melekler gösterdi. Çünkü var olmanın zevkini onlar aldılar. Bundan dolayıdır ki Allah "Ben ve meleklerim salavât-ı şerîfe getiriyoruz" buyuruyor. Çünkü elestten sonraki varlığın en zevkli mimarları melekler oldular ve hepsi de eksiksiz olarak bu nimetin tekrarından uzak kalamadılar.

Cenâb-ı Hakk'ın bir anlamda bize anlatmak istediği "Ben ve meleklerimin geçtiği yol bu yol, geçit bu geçit. Mânâya başka türlü gelemezsiniz" dir. İnsanoğlu bunu laf olsun diye ağzında tekrar etmekle büyük cinayet işliyor. Devamlı sûrette salavât-ı şerîfe okumak, her hâdisede Fahr-i Kâinat Efendimizi hatırlamak, elest'teki mûcizeyi düşünmek lâzım. Ve aslında bir mü'min'in ibâdetlerinden, taatlerinden sonra, müsait ilk anında şunu düşünmesi lazım: Biz mahvolmuştuk, Cenâb-ı Hakk'a karşı rezil olmuştuk, kul olmanın haysiyetini gösterememiştik. Allah habibinden güzelliğinin sonsuzluğunca razı olsun ki, bizi kurtardı. İşte bunları söyleyebilmek bir nevî salavât-ı şerifedir. Ama Allah lisanen tekrarını istiyor. Lisanen tekrar etmek gerektiği için de selavât-ı şerife ibâdetlerin en önemlilerinden biri hâline geliyor. Onun için Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin müridlerine ve eğittiği insanlara salavât-ı şerîfenin üzerinde çok durmasının hikmeti budur. Bu şekilde konuşulduğu zaman, sanki diğer tarîkatlarda, diğer yüceler bunun dışındaymış da yanlız Nakşîlikte bu husus varmış gibi tuhaf bir durum anlaşılmasın. Bunlar çok yanlış. Çünkü salavât-ı şerîfenin varlığını, sıcaklığını ve müridlerinin tek kurtuluş yolu olduğunu bütün tarîkat büyükleri kabul etmiştir. Salavât-ı şerifelerin okunması için de ayrı bir sistem geliştirmişlerdir. Meselâ bir naat okuma salâvât-ı şerife sayılmıştır.

Bütün İslâm büyükleri, velîleri için salavât-ı şerîfe okumak, bununla can bulmak tekrar elestin güzelliğine dönmek, benliğe düşmemek için yegâne ilaçtır. Eğer tâbiri caizse hani bir takım ilaçlar vardır, can kurtaran ilaç derler. İşte salavat-ı şerîfe de insanı nefs gafletinden, gururdan kurtaran en büyük ilâçlardan bir tanesidir.

Bilhassa gurura düşmüş insanların, salavât-ı şerîfeyi okuya okuya sonunda da "Ben ne yapıyorum? Evrenleri kurtaran Fahr-i Kâinat dururken bana gurur ne lazım? Ben kendi aklıma niye güveneyim; kendi güzelliğime niye güveneyim, Allah güzelliği dururken benim güzelliğim neye yarar. Allah'ın ilmi dururken benim ilmim neye yarar" gibi bir takım noktalardan mânâya geçebilmesi, eleste varabilmesi için salavât-ı şerîfe ile Fahr-i Kâinat Efendimizi hatırlaması lazım.

— Sevgili hocam gönlünüze, dilinize sağlık.


Onk. Dr. Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi